Kiminiz
anlattıklarıma inanmayacak, kiminiz sadece uyuşturucu etkisi altında olduğumu
ve her şeyi yanlış hatırladığımı, zaten garip garip hikayeler uydurmayı
sevdiğimi, hayal gücümün fazla çalıştığını söyleyecek. Ama birazdan
anlatacaklarım tamamen gerçek. Hepsi yaşandı. Hepsini ben yaşadım. Evet, bana
da bir başkası anlatsa ben de inanmazdım ama siz bana inanın lütfen.
Her şey bir
ağustos ayının on beşinde başladı. Gözlerimi açtığımda tanımadığım bir
odadaydım. Karşımdaki duvar dünyanın en cırt pembesine boyanmıştı. Görmemek
için gözlerimi kapattım. Başım nasıl da ağrıyordu. Kim bilir akşam ne kadar
içmiştim! Kabullenmek istemesem de yaşlanıyordum ve artık yirmili yaşlarımın
başındaymışçasına içemiyordum. Dört duble rakı, ertesi günü zombi gibi geçirmeme
neden olabiliyordu. Ne kadar içtiğimi hatırlamaya çalıştım. Sadece bir kadeh
kırmızı şarap içecektim aslında. Ama yıllardır görmediğim iki arkadaşım
Amerika’dan gelmişti, son hatırladığım beşinci tekila shottan sonra çılgınca
dans etmeye başlamamdı. Gerisi karanlık. Kimin evindeydim acaba. Gözlerimi
açtım, pembe duvar haince sırıtıyordu bana. Kafamı yana doğru çevirdim, yan
duvarda kocaman bir bebek evi yükseliyordu. Hatırladığım kadarıyla, gece bizle
gelen evli ve çocuklu bir çift yoktu. Kimin çocuğunun odasındaydım ki? Bir
işaret bulmak umuduyla odaya iyice baktım. Gayet pahalı ve süslü mobilyalar,
etrafa dağılmış pahalı oyuncaklar, çocuk kitaplarıyla dolu bir kitaplık,
ortalığa saçılmış boya kalemleri… Küçük bir prensesin odasında gibiydim. Şanslı
çocukmuş diye içimden geçirdim.
Yataktan
kalkmak istedim ama başımın ağrısı çok fenaydı! Ellerimi alnıma götürdüm, alnım
yumuşacıktı. Nihayet kullandığım kremler bir işe yaradı diye geçirdim aklımdan.
Ellerime bakmamla sıçramam bir oldu! Ellerim küçücüktü! Kendi ellerimin yarısı
kadar! Çocuk elleri! Üzerimdeki örtüyü fırlatıp ayaklarıma baktım. Ayaklarım da
küçülmüştü! Yumuk yumuk çocuk ayakları! Kendimi yataktan fırlattım, odanın
içinde deliler gibi ayna aramaya başladım. Şifonyerin üstünde pembe, küçük bir
oyuncak ayna vardı, şifonyere yetişmem zor oldu, ben ulaşamıyorsam bu odada
kalan çocuk nasıl ulaşıyordu acaba şifonyerin üstüne? Aynayı yüzüme tuttuğumda
bir çığlık koptu içimden. Aynadan bana bakan 8-9 yaşlarında bir çocuktu!
Korkuyla aynayı yere düşürdüm. Nefes nefeseydim, baş ağrımı unutmuştum,
ellerimle yüzümü yokluyordum. Her şeyim küçücüktü! Tam aynayı yerden
kaldırdığım sırada odanın kapısı açıldı, içeri bir kadın girdi.
“İyi misin
Lara? Ne oldu canım yavrum?” diye telaşlıca sarıldı bana!
Kendimi kadının
pençelerinden zor kurtardım, sinirli bir şekilde konuşmaya başladım:
“Ne diyorsun,
kimsin sen? Ne oldu bana? Burası neresi? Ne yaptınız bana?”
“Ah canım
benim” diyerek tekrar sarıldı kadın bana. “Kabus mu gördün bir tanem?”
İtiraf
etmeliyim, kadının sarılması huzur kaplamıştı içimi. Yine de kendimi kurtarmam
gerekiyordu.
“Ne
saçmalıyorsun sen be kadın? Kimsin sen? Ne yaptınız bana?” diye bağırmaya
başlamıştım. Bağırışlarıma koşarak bir adam geldi, Uzun boylu ve çok
yakışıklıydı.
“Sema, neler
oluyor? Lara iyi mi?” diye sordu kadına. Sonra da beni kucağına alıp havaya
kaldırdı.
“Kabus görmüş
ve daha uyanamamış Ahmet” dedi kadın üzüntüyle. “Birazdan geçer.”
Birazdan
geçeceği falan yoktu. Neler olup bittiğini anlayamıyordum. Kimdi bu insanlar,
neredeydim ve daha da önemlisi, neden lanet olası bir çocuk oluvermiştim?
“Canım kızım,
kabus mu gördün sen?” dedi adam güzel sesiyle. Ne kadar da güzel kokuyordu.
Konuşunca bir anda yumuşadığımı hissettim. Yine de kendimi toparlamam
gerektiğini hissettim. Bu sefer daha sakin konuşacaktım sadece.
“Belli ki şu
an bir kabusun içindeyim. Dinleyin beyefendi, sizi ve bu kadını tanımıyorum.
Bana ne olduğunu da bilmiyorum. Lanet olası bir çocuğa dönüşmüşüm! Umarım bu
bir rüyadır ve birazdan uyanırım yoksa sizi çok sancılı bir hukuki süreç
bekliyor. Bana ne yaptıysanız bunun bedelini ödeyeceksiniz. Şimdi çabuk
defolun, beni yalnız bırakın!”
Adamı,
havadayken tekmelemek biraz zor oluyordu. Zaten bu küçük bacaklarımın kimsenin
canını yakamayacağının farkındaydım. Kadın sinirlenmişti, Ortamdaki negatif
enerjiden anlayabiliyordum.
“Bana bak
küçük hanım, sen anne babanla böyle konuşamazsın! Bu lafları nereden
öğrendiğini de bilmiyorum! Çabuk kendine gel, beni kızdırma! Amma şımardın
sen!”
Adam beni
yatağa yatırdı. Üzerimi örterken karısına döndü :
“Üzerine gitme
Sema, kötü şeyler görmüş rüyasında, kendine gelememiş. Gel dışarı çıkalım,
kendine geldiğinde nasıl olsa yanımıza gelip özür diler.” Bana döndü ve göz
kırptı “Öyle değil mi küçük prenses? Hadi yalnız kal bakalım biraz sen.”
Adamla kadın
dışarı çıkarken, kadın hala söyleniyordu. “Bu kızı bu kadar şımartan sensin”
dediğini duyabiliyordum.
Arkalarından
kapıyı kapattılar. Ben yine yalnızdım ve o iğrenç pembe duvara bakıyordum.
Rüyada olmalıydım, başka bir açıklaması yoktu. Uyanmaya çalıştım, kendimi
zorladım da zorladım. Bir türlü uyanamıyordum. Bilinçaltım izin vermiyordu. Ama
rüyalarımdan uyanmanın başka bir yolunu daha biliyordum. Ne zaman rüyada
olduğumu fark etsem ve istediğim şeyleri yapmaya, ‘sahneleri’ değiştirmeye yani
rüyaları kontrol etmeye başlasam hemen uyanırdım. Bilinçaltı izin vermeyi
sevmezdi öyle şeylere. Uçmaya çalışmalıydım, en kolayı buydu. Uçtuğumu hayal
ettim ama bir türlü yükselemiyordum. Sanırım rüya görmediğimi kabullenmem bir
on dakikamı aldı. Gerçekten uyanıktım ve tanımadığım insanlarla dolu bilmediğim
bir evde, bir çocuğun bedenindeydim. İyi de nasıl olmuştu bu?
Bir önceki
akşam, arkadaşlarımla buluşmak için evden çıkmıştım. Önce sakin bir yerde yemek
yedik altı kişi, sonra da alkol tüketimimiz arttıkça daha gençken yaptığımız
şeyleri yapmak istedik, bir kulübe gittik, müzik dinledik, dans ettik ve bol
bol içtik. Devamını hatırlayamıyordum işte! Gece nasıl bitmişti ve ben bu hale
gelmiştim? Soruların cevabı biraz önce içeri giren iki insanda olmalıydı.
Sakinleşmeye ve yanlarına gitmeye karar verdim.
Üzerimde
ördekli, beyaz bir pijama takımı vardı. Yabancı insanların yanına pijamayla
gitmek istemedim, üzerimi değiştirip beni ciddiye almalarını sağlayacak bir
şeyler giymem gerekirdi. Gardırobun kapaklarını açtım. Neredeyse her şey
pembeydi! Zor da olsa, nispeten daha zevkli bir kıyafet arıyordum, beyaz,
fırfırlı bir elbise en düzgünleriydi içlerinde. Fırfır. Giymeyeli kim bilir kaç
yıl olmuştu! Üzerime elbiseyi geçirdim,
kapıdan çıkmak için o yöne ilerlerim. Kapının kolu çok yüksekteydi, açarken
epey zorlandım. Koridor boyunca ilerleyip salona ulaştım. Kocaman bir salondu
ve gerçekten çok güzeldi. Demek bu gerizekalılar kendi yaşam alanlarını zevkli
döşeyebiliyorlardı! Minimalist-modern bir havası vardı odanın ama otantik
aksesuarlarla kişilik kazandırılmıştı. Ben çevreyi incelerken adamın sesi
duyuldu:
“Hah, kalkmış
benim kızım. Özür dileyecek herhalde, değil mi annesi?”
Anne, ses
çıkarmıyordu. Yüzünü buruşturmuştu. Konuşmaya başlamam için doğru zamandı.
“Bakın, sizi
gerçekten tanımıyorum. Lütfen beni iyi dinleyin. Adım Çiğdem Heper. 32 yaşında
bir bankacıyım. Dün gece arkadaşlarımla eğlenmeye çıkmıştım, içkiyi biraz fazla
kaçırdım. Buraya ve bu hale nasıl geldim inanın bilmiyorum ve sizin bildiğinizi
düşünüyorum. Bana yardımcı olursanız sizin için de iyi olur yoksa hayatınızı
cehenneme çeviririm. Beni anladınız mı?”
İkisi de
suratıma bakıyordu. Kadın gerçekten sinirli görünüyordu. Adam bir kahkaha
patlattı.
“Ah canım
kızım, neler diyorsun sen öyle? Bu lafları nereden öğrendin bakayım sen?”
“Ahmet sus
Allah aşkına! Şımartma şu kızı! Lara sen de çabuk kendine gel! Yetti artık bu
şımarık tavırların!”
Kadının
kaşları iyiden iyiye çatılmıştı.
“Bakın” dedim,
sakinliğimi korumaya çalışıyordum. “Benim adım Çiğdem. Sabah uyandım ve kendimi
dokuz yaşında bir kıza dönüşmüş olarak buldum.” Ortamı biraz yumuşatıp
üstünlüğe kendime çekecektim. “eh, tabi bir böceğe dönüşmekten iyidir, değil
mi?” deyip gülümsedim.
Adam da
gülümsemişti. Kadın daha da sinirli görünüyordu.
“Sen o kitabı
mı okudun yoksa?” diye bağırdı bana. “Hani şu şey, eee, başkalaşım mıydı?”
Kadın
sinirlerimi bozuyordu. “Dönüşüm, seni cahil karı!” diye bağırdım ben de.
Adam bu sefer
ses tonunu sertleştirdi. “Lara, çabuk annenden özür dile. Annenle bu şekilde
konuşamazsın!”
Bu insanları
ikna etmenin yolu yoktu. Belli ki hiçbir şeyin farkında değillerdi. Onlara göre
ben onların dokuz yaşındaki çocuklarıydım ve garip tavırlar içindeydim. Ya da
çok iyi oynuyorlardı. Şüphelerim henüz dinmemişti. Kuralına göre oynamalıydım.
Sakin olmalıydım.
“Bu şekilde
konuştuğum için özür dilerim. Ama lütfen beni anlamaya çalışın, size
anlatıyorum ancak beni dinlemiyorsunuz. Adım Çiğdem Heper ve 32 yaşında bir
bankacıyım.”
Kadın
çıldıracak gibiydi. “Senin adın Lara, yedi yaşında bir kız çocuğusun ve şimdi
oyun oynamayı kesiyorsun!”
“Yedi mi?”
dedim şaşkınlıkla. “Dokuz görünüyorum ama! Amma yedirmişiniz! Bu yaşta çok
yiyen çocuklar hayatlarının sonuna kadar obezite tehlikesi içindedir, bilmiyor
musunuz?”
Kadının
yüzünde tikler atıyordu! Adam kadının kulağına eğildi “Hayatım, oyun oynuyor
işte, sinirlenip daha da teşvik etme, eğleniyor gibi görün” diye fısıldadığını
duyabiliyordum.
“Kimsenin oyun
falan oynadığı yok! Size kanıtlayacağım!” deyip sinirle pembe odaya döndüm.
Aklıma cep
telefonumu aramak geldi. Bir yerlerden bir telefon bulmalıydım. Birilerini
arayabilirdim, birilerini yardım etmesi için çağırabilirdim. Ama bunu gizli
gizli nasıl yapacaktım ki? Bu saçma sapan bedende hapsolmuştum, iki tane zevzek
de gardiyanlık yapıyordu. Yaklaşık bir saatim plan yapmakla geçti. Nihayet
kendimi kurtarabileceğim bir plan yapabilmiştim. Planım bu ikisiyle işbirliği
yapıyor gibi görünmekten geçiyordu.
Kendimi
toparlayıp salona, yanlarına gittim. Madem kurtulacaktım, o halde oyunu
kurallarına göre oynamalıydım.
“Özür dilerim.
Sadece biraz oyun oynamak istemiştim.”
Adam
gülümseyerek yüzüme baktı ve beni kucağına oturttu. Kadın hala tam bir sümsük
gibi bakıyordu.
“Canım benim,
diline biraz daha dikkat ettiğin sürece her oyunu oynamakta serbestsin.”
İçimden “iyi
bildin, seni sersem” diye geçirdim. Gözlerimi dikmiş kadına bakıyordum.”Özür
dilerim… Anneciğim.”
Salak kadın
bir anda yumuşadı. Adamın kucağından bana sarılarak çekip aldı beni. Allahım,
bu kadın da sarıldı mı tam sarılıyordu. Nefes alamıyordum ama bir şey
söylememeye karar verdim.
“Tavşanım
beniiiim! Çok üzdün ama anneyi!”
İç geçirdim.
“Özür diledim ya ibibik!” diye haykırmak istedim. “Beyinsiz karı, ne olacak!”
Yine de bir şey demedim.”
“Hadi git
odana da hazırlan, bugün baba bizi gezdirecek!” deyip serbest bıraktı kadın
beni. Kan dolaşımım rahatlamıştı. Planımın ilk aşaması başarıyla tamamlanmıştı.
Hatta hiç ummadığım bir şekilde dışarı çıkıyorduk! Kaçmak için bundan daha
iyisi olamaz!
(DEVAM EDECEK)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder