10 Ekim 2013 Perşembe

1. bölüm

Kiminiz anlattıklarıma inanmayacak, kiminiz sadece uyuşturucu etkisi altında olduğumu ve her şeyi yanlış hatırladığımı, zaten garip garip hikayeler uydurmayı sevdiğimi, hayal gücümün fazla çalıştığını söyleyecek. Ama birazdan anlatacaklarım tamamen gerçek. Hepsi yaşandı. Hepsini ben yaşadım. Evet, bana da bir başkası anlatsa ben de inanmazdım ama siz bana inanın lütfen.

Her şey bir ağustos ayının on beşinde başladı. Gözlerimi açtığımda tanımadığım bir odadaydım. Karşımdaki duvar dünyanın en cırt pembesine boyanmıştı. Görmemek için gözlerimi kapattım. Başım nasıl da ağrıyordu. Kim bilir akşam ne kadar içmiştim! Kabullenmek istemesem de yaşlanıyordum ve artık yirmili yaşlarımın başındaymışçasına içemiyordum. Dört duble rakı, ertesi günü zombi gibi geçirmeme neden olabiliyordu. Ne kadar içtiğimi hatırlamaya çalıştım. Sadece bir kadeh kırmızı şarap içecektim aslında. Ama yıllardır görmediğim iki arkadaşım Amerika’dan gelmişti, son hatırladığım beşinci tekila shottan sonra çılgınca dans etmeye başlamamdı. Gerisi karanlık. Kimin evindeydim acaba. Gözlerimi açtım, pembe duvar haince sırıtıyordu bana. Kafamı yana doğru çevirdim, yan duvarda kocaman bir bebek evi yükseliyordu. Hatırladığım kadarıyla, gece bizle gelen evli ve çocuklu bir çift yoktu. Kimin çocuğunun odasındaydım ki? Bir işaret bulmak umuduyla odaya iyice baktım. Gayet pahalı ve süslü mobilyalar, etrafa dağılmış pahalı oyuncaklar, çocuk kitaplarıyla dolu bir kitaplık, ortalığa saçılmış boya kalemleri… Küçük bir prensesin odasında gibiydim. Şanslı çocukmuş diye içimden geçirdim.

Yataktan kalkmak istedim ama başımın ağrısı çok fenaydı! Ellerimi alnıma götürdüm, alnım yumuşacıktı. Nihayet kullandığım kremler bir işe yaradı diye geçirdim aklımdan. Ellerime bakmamla sıçramam bir oldu! Ellerim küçücüktü! Kendi ellerimin yarısı kadar! Çocuk elleri! Üzerimdeki örtüyü fırlatıp ayaklarıma baktım. Ayaklarım da küçülmüştü! Yumuk yumuk çocuk ayakları! Kendimi yataktan fırlattım, odanın içinde deliler gibi ayna aramaya başladım. Şifonyerin üstünde pembe, küçük bir oyuncak ayna vardı, şifonyere yetişmem zor oldu, ben ulaşamıyorsam bu odada kalan çocuk nasıl ulaşıyordu acaba şifonyerin üstüne? Aynayı yüzüme tuttuğumda bir çığlık koptu içimden. Aynadan bana bakan 8-9 yaşlarında bir çocuktu! Korkuyla aynayı yere düşürdüm. Nefes nefeseydim, baş ağrımı unutmuştum, ellerimle yüzümü yokluyordum. Her şeyim küçücüktü! Tam aynayı yerden kaldırdığım sırada odanın kapısı açıldı, içeri bir kadın girdi.
“İyi misin Lara? Ne oldu canım yavrum?” diye telaşlıca sarıldı bana!
Kendimi kadının pençelerinden zor kurtardım, sinirli bir şekilde konuşmaya başladım:
“Ne diyorsun, kimsin sen? Ne oldu bana? Burası neresi? Ne yaptınız bana?”
“Ah canım benim” diyerek tekrar sarıldı kadın bana. “Kabus mu gördün bir tanem?”
İtiraf etmeliyim, kadının sarılması huzur kaplamıştı içimi. Yine de kendimi kurtarmam gerekiyordu.
“Ne saçmalıyorsun sen be kadın? Kimsin sen? Ne yaptınız bana?” diye bağırmaya başlamıştım. Bağırışlarıma koşarak bir adam geldi, Uzun boylu ve çok yakışıklıydı.
“Sema, neler oluyor? Lara iyi mi?” diye sordu kadına. Sonra da beni kucağına alıp havaya kaldırdı.
“Kabus görmüş ve daha uyanamamış Ahmet” dedi kadın üzüntüyle. “Birazdan geçer.”
Birazdan geçeceği falan yoktu. Neler olup bittiğini anlayamıyordum. Kimdi bu insanlar, neredeydim ve daha da önemlisi, neden lanet olası bir çocuk oluvermiştim?
“Canım kızım, kabus mu gördün sen?” dedi adam güzel sesiyle. Ne kadar da güzel kokuyordu. Konuşunca bir anda yumuşadığımı hissettim. Yine de kendimi toparlamam gerektiğini hissettim. Bu sefer daha sakin konuşacaktım sadece.
“Belli ki şu an bir kabusun içindeyim. Dinleyin beyefendi, sizi ve bu kadını tanımıyorum. Bana ne olduğunu da bilmiyorum. Lanet olası bir çocuğa dönüşmüşüm! Umarım bu bir rüyadır ve birazdan uyanırım yoksa sizi çok sancılı bir hukuki süreç bekliyor. Bana ne yaptıysanız bunun bedelini ödeyeceksiniz. Şimdi çabuk defolun, beni yalnız bırakın!”
Adamı, havadayken tekmelemek biraz zor oluyordu. Zaten bu küçük bacaklarımın kimsenin canını yakamayacağının farkındaydım. Kadın sinirlenmişti, Ortamdaki negatif enerjiden anlayabiliyordum.
“Bana bak küçük hanım, sen anne babanla böyle konuşamazsın! Bu lafları nereden öğrendiğini de bilmiyorum! Çabuk kendine gel, beni kızdırma! Amma şımardın sen!”
Adam beni yatağa yatırdı. Üzerimi örterken karısına döndü :
“Üzerine gitme Sema, kötü şeyler görmüş rüyasında, kendine gelememiş. Gel dışarı çıkalım, kendine geldiğinde nasıl olsa yanımıza gelip özür diler.” Bana döndü ve göz kırptı “Öyle değil mi küçük prenses? Hadi yalnız kal bakalım biraz sen.”
Adamla kadın dışarı çıkarken, kadın hala söyleniyordu. “Bu kızı bu kadar şımartan sensin” dediğini duyabiliyordum.
Arkalarından kapıyı kapattılar. Ben yine yalnızdım ve o iğrenç pembe duvara bakıyordum. Rüyada olmalıydım, başka bir açıklaması yoktu. Uyanmaya çalıştım, kendimi zorladım da zorladım. Bir türlü uyanamıyordum. Bilinçaltım izin vermiyordu. Ama rüyalarımdan uyanmanın başka bir yolunu daha biliyordum. Ne zaman rüyada olduğumu fark etsem ve istediğim şeyleri yapmaya, ‘sahneleri’ değiştirmeye yani rüyaları kontrol etmeye başlasam hemen uyanırdım. Bilinçaltı izin vermeyi sevmezdi öyle şeylere. Uçmaya çalışmalıydım, en kolayı buydu. Uçtuğumu hayal ettim ama bir türlü yükselemiyordum. Sanırım rüya görmediğimi kabullenmem bir on dakikamı aldı. Gerçekten uyanıktım ve tanımadığım insanlarla dolu bilmediğim bir evde, bir çocuğun bedenindeydim. İyi de nasıl olmuştu bu?
Bir önceki akşam, arkadaşlarımla buluşmak için evden çıkmıştım. Önce sakin bir yerde yemek yedik altı kişi, sonra da alkol tüketimimiz arttıkça daha gençken yaptığımız şeyleri yapmak istedik, bir kulübe gittik, müzik dinledik, dans ettik ve bol bol içtik. Devamını hatırlayamıyordum işte! Gece nasıl bitmişti ve ben bu hale gelmiştim? Soruların cevabı biraz önce içeri giren iki insanda olmalıydı. Sakinleşmeye ve yanlarına gitmeye karar verdim.
Üzerimde ördekli, beyaz bir pijama takımı vardı. Yabancı insanların yanına pijamayla gitmek istemedim, üzerimi değiştirip beni ciddiye almalarını sağlayacak bir şeyler giymem gerekirdi. Gardırobun kapaklarını açtım. Neredeyse her şey pembeydi! Zor da olsa, nispeten daha zevkli bir kıyafet arıyordum, beyaz, fırfırlı bir elbise en düzgünleriydi içlerinde. Fırfır. Giymeyeli kim bilir kaç yıl olmuştu!  Üzerime elbiseyi geçirdim, kapıdan çıkmak için o yöne ilerlerim. Kapının kolu çok yüksekteydi, açarken epey zorlandım. Koridor boyunca ilerleyip salona ulaştım. Kocaman bir salondu ve gerçekten çok güzeldi. Demek bu gerizekalılar kendi yaşam alanlarını zevkli döşeyebiliyorlardı! Minimalist-modern bir havası vardı odanın ama otantik aksesuarlarla kişilik kazandırılmıştı. Ben çevreyi incelerken adamın sesi duyuldu:
“Hah, kalkmış benim kızım. Özür dileyecek herhalde, değil mi annesi?”
Anne, ses çıkarmıyordu. Yüzünü buruşturmuştu. Konuşmaya başlamam için doğru zamandı.
“Bakın, sizi gerçekten tanımıyorum. Lütfen beni iyi dinleyin. Adım Çiğdem Heper. 32 yaşında bir bankacıyım. Dün gece arkadaşlarımla eğlenmeye çıkmıştım, içkiyi biraz fazla kaçırdım. Buraya ve bu hale nasıl geldim inanın bilmiyorum ve sizin bildiğinizi düşünüyorum. Bana yardımcı olursanız sizin için de iyi olur yoksa hayatınızı cehenneme çeviririm. Beni anladınız mı?”
İkisi de suratıma bakıyordu. Kadın gerçekten sinirli görünüyordu. Adam bir kahkaha patlattı.
“Ah canım kızım, neler diyorsun sen öyle? Bu lafları nereden öğrendin bakayım sen?”
“Ahmet sus Allah aşkına! Şımartma şu kızı! Lara sen de çabuk kendine gel! Yetti artık bu şımarık tavırların!”
Kadının kaşları iyiden iyiye çatılmıştı.
“Bakın” dedim, sakinliğimi korumaya çalışıyordum. “Benim adım Çiğdem. Sabah uyandım ve kendimi dokuz yaşında bir kıza dönüşmüş olarak buldum.” Ortamı biraz yumuşatıp üstünlüğe kendime çekecektim. “eh, tabi bir böceğe dönüşmekten iyidir, değil mi?” deyip gülümsedim.
Adam da gülümsemişti. Kadın daha da sinirli görünüyordu.
“Sen o kitabı mı okudun yoksa?” diye bağırdı bana. “Hani şu şey, eee, başkalaşım mıydı?”
Kadın sinirlerimi bozuyordu. “Dönüşüm, seni cahil karı!” diye bağırdım ben de.
Adam bu sefer ses tonunu sertleştirdi. “Lara, çabuk annenden özür dile. Annenle bu şekilde konuşamazsın!”
Bu insanları ikna etmenin yolu yoktu. Belli ki hiçbir şeyin farkında değillerdi. Onlara göre ben onların dokuz yaşındaki çocuklarıydım ve garip tavırlar içindeydim. Ya da çok iyi oynuyorlardı. Şüphelerim henüz dinmemişti. Kuralına göre oynamalıydım. Sakin olmalıydım.
“Bu şekilde konuştuğum için özür dilerim. Ama lütfen beni anlamaya çalışın, size anlatıyorum ancak beni dinlemiyorsunuz. Adım Çiğdem Heper ve 32 yaşında bir bankacıyım.”
Kadın çıldıracak gibiydi. “Senin adın Lara, yedi yaşında bir kız çocuğusun ve şimdi oyun oynamayı kesiyorsun!”
“Yedi mi?” dedim şaşkınlıkla. “Dokuz görünüyorum ama! Amma yedirmişiniz! Bu yaşta çok yiyen çocuklar hayatlarının sonuna kadar obezite tehlikesi içindedir, bilmiyor musunuz?”
Kadının yüzünde tikler atıyordu! Adam kadının kulağına eğildi “Hayatım, oyun oynuyor işte, sinirlenip daha da teşvik etme, eğleniyor gibi görün” diye fısıldadığını duyabiliyordum.
“Kimsenin oyun falan oynadığı yok! Size kanıtlayacağım!” deyip sinirle pembe odaya döndüm.
Aklıma cep telefonumu aramak geldi. Bir yerlerden bir telefon bulmalıydım. Birilerini arayabilirdim, birilerini yardım etmesi için çağırabilirdim. Ama bunu gizli gizli nasıl yapacaktım ki? Bu saçma sapan bedende hapsolmuştum, iki tane zevzek de gardiyanlık yapıyordu. Yaklaşık bir saatim plan yapmakla geçti. Nihayet kendimi kurtarabileceğim bir plan yapabilmiştim. Planım bu ikisiyle işbirliği yapıyor gibi görünmekten geçiyordu.
Kendimi toparlayıp salona, yanlarına gittim. Madem kurtulacaktım, o halde oyunu kurallarına göre oynamalıydım.
“Özür dilerim. Sadece biraz oyun oynamak istemiştim.”
Adam gülümseyerek yüzüme baktı ve beni kucağına oturttu. Kadın hala tam bir sümsük gibi bakıyordu.
“Canım benim, diline biraz daha dikkat ettiğin sürece her oyunu oynamakta serbestsin.”
İçimden “iyi bildin, seni sersem” diye geçirdim. Gözlerimi dikmiş kadına bakıyordum.”Özür dilerim… Anneciğim.
Salak kadın bir anda yumuşadı. Adamın kucağından bana sarılarak çekip aldı beni. Allahım, bu kadın da sarıldı mı tam sarılıyordu. Nefes alamıyordum ama bir şey söylememeye karar verdim.
“Tavşanım beniiiim! Çok üzdün ama anneyi!”
İç geçirdim. “Özür diledim ya ibibik!” diye haykırmak istedim. “Beyinsiz karı, ne olacak!” Yine de bir şey demedim.”

“Hadi git odana da hazırlan, bugün baba bizi gezdirecek!” deyip serbest bıraktı kadın beni. Kan dolaşımım rahatlamıştı. Planımın ilk aşaması başarıyla tamamlanmıştı. Hatta hiç ummadığım bir şekilde dışarı çıkıyorduk! Kaçmak için bundan daha iyisi olamaz!


(DEVAM EDECEK)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder